Aztekler

Aztekler Mezoamerikan tarihinin kuşkusuz en büyük ve en gelişmiş uygarlığı. Altın, gümüş ve bakırdan göz alıcı mücevherler, yeşim, pirit, turkuaz ve renkli,deniz kabuklarından mozaiklerle süslü maskeler, gösterişli kabartmalar, dev bazalt heykeller yaptılar. Günümüzden binlerce yıl önce yaşamış olmalarına rağmen, ancak gelişkin bir teknoloji kullanılarak üretilebilecek eserler meydana getirdiler. En sıradan evlerinde bile yeşillik ve çiçeklerle bezenmiş bahçeler ve bu görkemli bahçelerde içlerine şelaleler dökülen havuzlar ve geniş taraçalar vardı. Başlangıçta Aztekler kendilerine öncülük eden Toltekler’in hakimiyetinde Meksika platosunda avcılık ve toplayıcılık yapıyorlardı. Toltekler zayıflayıp topraklarını terk etmek ve Guatemala’nın Mayan bölgesi ile Yukatan Yarımadası’na göç etmek zorunda kaldıklarında Aztekler de güneye doğru göç ettiler. Ne var ki gittikleri her yerde barbar olarak görülüyorlar ve hiçbir bölge halkı tarafından benimsenmiyorlardı.

Sonunda bugünkü Mexico City’nin bir bölümünü kapsayan Tetzcoco Gölü’nün kıyılarına vardılar ve buranın halkı tarafından kabul edilip çevre alanlara yerleştiler. Ancak bu kez de yan bölgedeki Tepanekler, Aztekler’in buraya yerleşmelerini istemediler ve onları gölün bataklıklarına doğru püskürttüler. Nitekim Aztekler’in bataklıkta yaşamlarını sürdürebilmelerinin imkansız olduğunu düşünüyorlardı. Oysa Aztekler hayatta kalmayı ve bataklığın olumsuz şartlarını olumluya çevirmeyi başarmışlardı. Bir süre sonra Tetzcoco Gölü’nde bulunan benzeri görülmemiş güzellikteki adalara yerleştiler. Ve bu adalardan birinde de başkentleri Tenochtitlan’ı kurdular. Hiç kuşku yok Aztekler’in bataklıktan olağanüstü görkemli bir ülke ortaya çıkarabilmiş olmaları son derece şaşırtıcıdır.Peki bunu nasıl başarmışlardı? Zira başkentlerinin temelini attıkları 1325 yılında bölgenin oldukça elverişsiz şartlara sahip olduğu bilinmektedir. Komşu kavimler bölgeyi işgal etmeyi bu nedenle hiç düşünmemiş olmalıydılar. Oysa iki yüzyıl sonra ülkeye gelen İspanyollar gördükleri zenginlik karşısında şaşkınlığa kapılacaklardı. Peki ama bu başarı neye bağlıydı?

Aztekler önce setler oluşturup kanallar açarak gölden çıkan nehirleri ve tepelerden gelen dereleri kontrol altına almışlardı. En büyük kentleri olan Tenochtitlan’ın kurulu olduğu adanın deniz seviyesine oldukça yakın olması da onlar için büyük bir dezavantaj iken gölü doldurmuş, ada alanını genişletmişlerdi. Böylece ada her iki yönde yaklaşık 2 kilometre uzanan bir kare haline getirilmişti. Bataklıkları kurutmak için ise suyollarını kesmiş ya da suları toplayan hendekler veya drenaj kanalları oluşturarak bölgeden su çekmiş, suyu toplayabilmesi için bu kanalların üst kısımlarında delikler açmış, kanalları oluşturan boruların çevresini büyük taşlarla sarmış ve deliklerin kum ve toprakla dolmaması için tedbir almış olmalıydılar. Aztekler’in kulağa imkansız gibi gelen bu başarısı günümüz toplumlarının geçmiş medeniyetlerden alacakları önemli derslerin ve faydalanacakları önemli bilgi ve deneyimlerin var olduğunu gösteriyor. Her şey bir yana eski medeniyetlere ait insanların, sanılanın aksine, mağaralarda sadece odun ve taş kullanarak konuşma yeteneğinden yoksun bir halde yaşamlarını sürdürmeye çalışan ilkel insanlar olmadıkları, aksine son derece akıllı insaıılar oldukları anlaşılıyor. Büyük emeklerle ortaya konan bu şaşaalı eserlerin, zeka ve zenginliği yansıtan gösterişli yapıların yok olmuş ya da yok edilmiş olmaları ise üzerinde durulması gereken ayrı bir konu. Aztekler’in tarihini ele alırken medeniyetin birdenbire ortadan kaybolmasını ve yaşadıkları ürkütücü sonun sebeplerini de araştıracağız.

Aztek İmparatorluğun Keşfi

Aztekler 1428-1440 yılları arasında Texcoco ve Tiacopan devletleriyle ittifak kurarak Meksika’ da tamamen egemen hale geldiler. Ne var ki on beşinci yüzyılın sonlarına doğru “Keşifler Çağı” olarak anılan yeni bir dönem başlamış, sömürge politikası güdülerek yapılan fetihlerle zamanın ötesinde bir yaşam süren Aztek uygarlığının da aralarında olduğu pek çok uygarlığa son verilmişti. Bu döneme damga vuranlar ise İspanyollar’dı. İspanyollar zengin olma hayalleriyle Afrika kıyılarından Asya’ya ve bir süre sonra Amerika’ya ulaşarak deniz kıyılarında çeşitli koloniler kurdular. Meksika’daki Yukatan Yarımadası da İspanyollar’ın o dönemki ilgi alanlarından biri oldu.

İspanyollar Yukatan kıyılarında zengin medeniyetlerin yaşadığını duymuşlardı. Söylentileri takip edip yarımadaya demir alan ilk denizci İspanyol Hernandez de Cordoba oldu. Cordoba büyük bir ekiple birlikte gittiği yarımada sahillerinde şaşırtıcı güzellikte taş kentler buldu. Ancak Maya halkının silahlı saldırısına maruz kalarak buradan hemen uzaklaşmak zorunda kaldı. Aynı kıyıların halkı bir süre sonra bölgelerinde Juan de Grijalva adındaki denizcinin adamlarıyla karşılaştılar. Grijalva daha önce Cordoba’dan ada insanlarının boncuklu eşyalara düşkün olduklarını duymuş ve yanında yerli halka hediye etmek üzere renkli boncuklardan kolyeler getirmişti. Bu sayede adaya çıktığında yerlilerle iyi ilişkiler kurmayı başarmıştı. Grijalva ve adamlarını karşılayanlar arasında ileri gelenler oldukları anlaşılan bir grup vardı. Bu kişiler renkli tüyler ve altın takılarla süslü kıyafetler ve pamuklu pelerinler giymişlerdi. İspanyol heyete hemen kuş eti ve çeşitli meyvelerden oluşan bir ziyafet sundular. Yerliler farklı bir dilde konuşuyorlardı. İspanyollar bu insanların konuşmalarının arasında Culhua ve Mexica kelimelerinin sıklıkla geçtiğini fark ettilerse de bu iki kelimenin ne anlama geldiğini anlayamamışlardı. Bu yolculuktan edindikleri en güçlü izlenim ise, kıyıların ardında kendilerini büyük bir zenginliğin bekliyor oluşuydu. ispanya’ya geri döndüklerinde krallarına bu düşüncelerinden bahsettiler. Kralın emriyle hemen yeni bir heyet yola çıktı. Bu heyetin komutanı Hernan Cortes idi. Cortes Aztek İmparatorluğu ile doğrudan temasa geçen ilk kaşif olacaltı.

Altın ve gümüşle inşaa edilen uygarlık

Cortes’in, Yukatan sahillerine vardığı 1519 yılları Colomb öncesi Amerika’nın en gelişmiş imparatorluğu olan Aztek lmparatorluğu’nun altın çağını yaşadığı yıllardı. Fetih amacıyla ülkeye gelen Cortes ve adamları bu düşünceden habersiz olan imparatorluk lideri Montezuma tarafından Axayactl Sarayı ‘nda ağırlandı. İspanyollar kısa sürede ülkenin her yerinin altın ve gümüş rezervleriyle dolu olduğunu tespit ettiler. Etrafta göz kamaştırıcı bir zenginlik vardı. Kentin içine doğru ilerlendikçe daha büyük ve daha gösterişli evler göze çarpıyordu. Caddeler kuyumcu ve tüycü dükkanlarıyla doluydu. Şehir meydanının kuzey tarafında Güneş Piramidi yükselmekteydi. Önemli görevdekiler güneydeki iki katlı evlerde otururlardı. Evlerin çoğunun avlusu suyun şelaleler halinde döküldüğü havuzlarla donatılmış, türlü türlü yeşillik ve çiçekle süslenip bezenmişlerdi. Kral Montezuma Hernan Cortes’i tlatelolco Piramidi’nin tepesine çıkardığında Cortes ihtişamlı tapınakları, saray ve piramitleri hayranlıkla izlemişti. Altın ve mücevherle kaplı binlerce göz alıcı yapıyla dolu ülke, zenginliği ve gösterişiyle İspanyol kaşifte büyük bir hayret uyandırmıştı. Aztekler altınla kuşatılmışlardı, ama bu madeni alım satım aracı olarak kullanmıyorlardı. Onların ödeme aracı renkli tavus kuşu tüyleriydi.

Nitekim altın Aztekler için kutsaldı ve bu nedenle yalnızca armağan hükmünde kullanılıyordu. Peki ama ülkedeki altın bolluğunun kaynağı neydi? Cortes bugün dahi merak edilen bu sorunun cevabını Montezuma’ya defalarca sordu. Kral altının Meksika’nın Pasifik kıyılarından, körfez kıyılarından ve madenlerin bulunduğu iç kısımlardan elde edildiğini söyledi. Bunun üzerine Cortes adamlarını bu bölgelerde araştırma yapmaları için görevlendirdi. Tüm bu araştırmalardan çıkan sonuç altının nehir yataklarından toplandığı, halihazırda çalışan maden olmadığı, yüzeyde altın yumrularının bulunduğu ve asıl kaynağın nehir yataklarındaki kum olduğu yönündeydi. Çalışan maden olmaması altının geçmişte yaşamış uygarlıkların madenciliğinden kaldığını gösteriyordu. Gerçekten de Aztekler’den önce yaşamış olan Toltekler madencilikte en büyük başarıyı göstermiş Mezoamerika medeniyetlerinden biriydi. Onların maden işçiliğinin sırlarını kimlerden öğrendikleri ise bugün bile bilinmemektedir.

Teotihuacan Piramitlerinde Şaşırtan Düzenlilik

Hıristiyanlık Çağı’nın başlarında Meksika’nın bugünkü başkenti Mexico City’ye yaklaşık 50 kilometrelik mesafede Teotihuacan şehri kuruldu. Kısa sürede gösterişli saray ve piramitleri, yazıtları, heykel ve freskleriyle Teotihuacan dönemin önde gelen uygarlık merkezlerinden biri haline geldi. İki yüz bini aşan nüfusuyla uygarlığın gücü tüm havza topluluklarını kapsamış, kısa sürede Orta Amerika’da oldukça etkili bir yer elde etmişti. Teotihuacan, Colomb öncesi Orta Amerika’nın ilk belirgin kenti olma özelliğini taşır. Sınırsız genişlemeye olanak tanıyan mükemmel bir kent planına sahip şehrin mimarisinde anıtsallık yönü ağır basan bir sanat anlayışı vardı. Bu nedenle kent geometrik bir görünüme sahipti. İhtişam ve zenginlik şehri tümüyle kuşatmıştı. Ancak sekizinci yüzyıla gelindiğinde medeniyet eski şaşaasını kaybetmeye başladı. Çevre topraklarda yeni bir devletin temelleri atılmıştı. Bu devlet, Teotihuacan medeniyetinin etkisi altında oluşan özgün yapısıyla Toltek İmparatorluğu’ydu. Toltekler’den sonra tarih sahnesine gelen uygarlık ise Aztekler olacaktı. Bugün Mexico City’ye bir saatlik mesafede bulunan Teotihuacan dendiğinde akla hemen ünlü Ay ve Güneş piramitleri gelir. Topraklar Aztekler tarafından devralındığında piramitler çoktan harabeye dönmüştü.

Teotihuacan Piramitleri

Aztekler’in restore ettikleri piramitlerin bugünkü görünümü ise oldukça mükemmeldir. Bakar bakmaz kusursuz bir plan göze çarpar. Arkeolog Laurette Sejourne piramitlerdeki bu kusursuzluğu şöyle dile getiriyor: “Böyle bir planlamayı gerçekleştirebilmiş olan bu kadar üstün düzeyde bir zeka nereden gelmiş olabilir?” Teotihuacan’ın en ünlü caddesi hiç kuşkusuz “Ölüler Caddesi” olarak anılan 40 metre genişlik ve 3 kilometre uzunluktaki caddedir. Oldukça süslü bir yol olan Ölüler Caddesi’nde sağlı ve sollu olarak piramitler ve tapınak platformları yer alır. Bulvarın kuzeyinde 30 metrelik bir eğim vardır. Bu eğim caddenin göğe uzandığı izlenimini vererek bakanları göz aldanmasına uğratır. Aşağı kısımda duran kişi ise caddeyi eşit basamaklı bir merdiven gibi görürken, Ay Piramidi’nin önünden bakan kimse karşısında dümdüz uzanan bir cadde görür. Bu gerçekten de çok ilginç bir plandır. Yol mühendislerin’e göre bu 3 kilometrelik caddede hep aynı aralıklarla önce 6 basamak ve l platform, ardından tekrar bir 6 basamak ve l platform oluşturmak, sonra da bu basamak – platform düzenini yokuşun üst başında bir santimetre bile sektirmeden dev bir piramitle sona erdirmek suretiyle yapılması çok zor bir iştir. Hiçbir basamakta, hiçbir platformda ve hiçbir ara mekanda en ufak bir kayma yoktur.

Ölüler Caddesi, Ay Piramidi’nin önünde sonra erer. Ay Piramidi 150 x 200 metrelik bir tabana oturan basamaklarla yükselen bir yapıdır. Taban yüzölçümü iki futbol sahasından daha geniştir. Yapının yüksekliği 44 metredir. En yukarıda bulunan platforma çıkabilmek için ortada bulunan geniş merdiveni izlemek gerekir. Ay Piramidi’nin sol tarafında Güneş Piramidi yükselir. Bunun taban boyutları ise 222 x 265 metredir ve Ay Piramidi’nden 20 metre daha yüksektir. Ne var ki en üst platformdan bakıldığında ikisi de eşit yükseklikteymiş gibi bir izlenim uyandırır. Buradaki göz aldanması da yine caddenin eğiminden ileri gelmektedir. Güneş piramidi’nin hacmi Gize’deki ünlü Keops Piramitli’nden bile daha büyüktür. Tuğla ve taş kitlesi bir milyon tondan fazladır. Her iki piramidin dış cephelerine sert bir sıva sürülmüştür. Bu sıva renklidir ve değişik renklerde parıldar. Güneş Piramidi’nin altında uzanan bir koridordan 4 odaya geçilebilmektedir. Burası “Kutsal Mağara” olarak adlandırılır. Arkeologlar yapının tümüyle bu kutsal mağaranın üzerine inşa edildiği görüşündeler. Öte yandan piramidin yakınlarında toprak altında birtakım odalar keşfedilmiş ve yapılan incelemelerde bu odaların kalın bir mika tabakasıyla izole edilmiş olduğu görülmüştür. Bilindiği gibi mika çok sağlam, dirençli ve aynı zamanda elastiki bir maddedir. 800 santigrat dereceye kadar ateşe dayanır ve ani ısı dalgalanmalarından hiç etkilenmez. Pek çok sahada kullanılmaktadır. Hem saydam hem de ateşe dayanıklı olduğu için yüksek fırınların pencerelerine yerleştirilir. Kuşkusuz mikanın kullanıldığı daha pek çok alan mevcuttur. Burada şaşırtıcı olan ise Teotihuacan’daki insanların bu maddeyi bu şekilde kullanmayı biliyor olmalarıdır. İnsanlığın geçmişine dair önemli işaretler taşıyan bu yerleşim alanı ile ilgili ilginç bir konu da buradaki odaların turistlerin ziyaretine kapalı olması. Uzmanlar bu yasağın ardında ne gibi bir sır olduğunu açıklamaktan kaçınmaktadırlar. Oysa bu odalarda tarihi aydınlatacak önemli bilgiler olduğu açıkça ortadadır.

Aztekler’de Takvim

Yüzyıllar önce yaşamış olan Aztekler dönemin bilinen Batı uygarlıklarından çok daha ileri düzeyde bir astronomi takvimine sahiptiler. Mayalar’ın takvimine kendi zaman ölçme yöntemlerini uyarlamışlardı. Takvimlerini toplumlarının yaşadığı önemli olayları ve ibadet dönemlerini anlatan bir sayı sistemiyle oluşturmuşlardı. Bu takvimde günler, aylar ve yıllar var, ama haftalar yoktu. Bir ay 20 gün idi. Dolayısıyla bir yılda 18 ay vardı. Artık beş gün ise uğursuz kabul ediliyordu. Hepsinin toplamı 365 gün idi. Sonradan takvimlerini değiştirdiler ve bugün olduğu gibi her dört yılda bir fazladan bir gün eklemeye başladılar. O dönemde Avrupalılar dünyanın göğün merkezi olduğuna ve diğer gök cisimlerinin de dünya etrafında doğup battığına inanırken, Aztekler dünyanın güneş sisteminin bir parçası olarak güneş etrafında döndüğünü anlamışlardı. Mayalar’ dan öğrendikleri astronomi bilgilerini kullanarak yıldızların ve gezegenlerin hareketini hesaplıyorlardı. Güneşin hareketlerini doğru tespit edebilmek için yüksek yapılar inşa etmişler ve bu yapılarda ışığın girebildiği açıklıklar yapmışlardı. Bu hesabın doğru yapılması onlar için çok önemliydi, çünkü ekim ve hasat zamanlarını ancak bu işaretleri izleyerek anlayabiliyorlardı.

Öte yandan Aztekler takvimi tıpkı günümüzdeki gibi plan yapmak, sosyal olayları düzenlemek, iş, tatil ve bayram günlerini ayarlamak amacıyla da kullanıyorlardı. Günümüzün bakış açısından farklı olarak onlar ayrıca her günün bir anlamı olduğunu düşünüyorlardı. En önemlisi de, Avrupa henüz astronomi biliminden habersiz iken Aztekler’in bu düzenli takvimi günlük hayatlarında kullanmalarıydı. Aztek güneş takvimi dairesel bir taştan yapılmıştı. Bu taş takvimin üzerinde Aztekler’in günleri ve aylan nasıl ölçtüğünü gösteren resimler bulunmaktadır. Bu takvim Aztekler’in astronomi ve matematik bilgilerini gösteren bir kanıttır. Taş takvim 3,7 metre çapında ve 24 ton ağırlığındadır. On beşinci yüzyılda yapılan taş takvimin 52 yılda tamamlandığı bilinmektedir. Takvim ilk başta Aztek İmparatorluğu’nun başkenti olan Tenochtitlan’da bir tapınakta bulunuyordu. Tenochtitlan İspanyollar tarafından fethedildiğinde taş takvim saklandı. Birkaç yüzyıl boyunca kayıp olan taş takvim keşfedildiğinde toprağın derinliklerinde gömülüydü. Anıt Metropolitan Katedrali’nin Batı kulesinin duvarına monte edildi ve 1885 yılına dek orada kaldı. daha sonra ise Ulusal Arkeoloji ve Tarih Müzesi’ne taşındı.

Eğitime verilen önem

Aztekler’de eğitim konusunda yüksek bir bilinç vardı. Erkek çocuklar eğitim görmek ve Tenochtitlan’daki iki okuldan birine gitmek zorundaydılar. Erkek çocuğu olanlar, eğitim yaşına geldiklerinde çocuklarını okula yollayacaklarına dair yemin etmeleri gerekiyordu.

Tenochtitlan’daki iki okuldan biri soyluların çocuklarının gittikleri okuldu. Bu okulda çocuklar el yazmalarını ve takvimleri okuyup yorumlamayı, uygarlık tarihini ve geleneklerini öğreniyorlar, kutsal şarkı ve metinleri ezberliyorlardı. Diğer okulda ise din ve ahlak kuralları ve savaş sanatları öğretilirdi.

Toplumun eğitim anlayışında ezberciliğin önemli bir yeri vardı. Aztekler ezberciliği kültürlerinin korunması için çok önemsiyorlardı. Gerçekten de her iki okulda uygulanan ezbercilik yöntemi sayesinde pek çok eski şarkı, efsane, destan ve diğer edebi yapıtlar varlığını koruyabilmişti. Ne var ki tarihin her döneminde rastlanabilen bir kültür katliamı Aztekler’in İspanyollar tarafından fethedilişinde de yaşandı. Aztekler’in önemle korudukları el yazmaları İspanyol kaşifler tarafından yakılmış, eğitim merkezleri de yerle bir edilmişti. “Küçük Kardeşler” örgütü üyesi misyoner Bernardino de Sahagun ile Dominikli keşiş Diego Duran birkaç el yazmasının kurtulmasında önemli rol oynadılar ve yerel dilleri Latin alfabesine çevirmeyi başararak Kızılderili öğrencilerle beraber metinleri orijinal sözleriyle kayda geçirdiler.

Fetih öncesi Aztek edebiyatının en önemli uzmanı olan Dr. Angel Marfa Garibay Kintana ise Aztek edebiyatı içeren kırkın üzerinde el yazmasının Avrupa ve Amerika kütüphanelerinde mevcut olduğunu ortaya koydu. Dr. Garibay’a göre bu geniş arşiv Aztek tarihi, edebiyatı, efsaneleri ya da ahlaki öğretileri başta olmak üzere daha pek çok gizli kalmış bilgiyi barındırmaktadır.

Zevkli sanat anlayışı

Aztekler sanatın pek çok dalında oldukça ileriydiler. Taş işçiliği de bunlardan biriydi. Firuze taşı, altın, sedef, yeşim, pirit, turkuaz ve renkli deniz kabuklarından mozaiklerle süslü maskeler, aynalar, mızrak atıcıları, bilezikler, değnekler, külah ‘şeklinde başlıklar, küpeler, taçlar, gerdanlıklar yapıyorlardı. Öte yandan dev bazalt heykelleri ve gösterişli kabartmaları da taş işçiliğindeki ustalıklarını gözler önüne seriyordu. Aztekler el sanatlarında da çok başarılıydılar. El sanatlarında gelişmiş oldukları bir dal da sepet yapımıydı. Sazlardan, palmiye, kaktüs ve diğer bazı yerel ağaçların yapraklarından, bambu dallarından çeşitli boy ve şekillerde sepetler yapıyorlardı.

Aztekler’de görülen bir başka ileri sanat dalı ise seramikçilikti. Bu alanda kendilerine özgü bir yöntem geliştirmişler, seramikçilikte önemli bir gereç olan çömlekçi çarkını kullanmadan çok çeşitli bir sanat ortaya koymuşlardı. Orantı tespitleri son derece başarılıydı. Harf ve şekilleri oldukça ince bir şekilde kullanarak göze oldukça hoş gelen tasarımlar elde etmişlerdi.

Aztekler kuyumculukta da oldukça ilerlemişlerdi. Dökme ve telkari altın işçiliğini kristal, turkuaz ve yeşim gibi malzemelerle birleştiriyorlardı. Ne var ki İspanyol işgalinden sonra çoğu değerli yapıt eritme kaplarında yok edilmişti. Müzelere ulaşabilmeyi başaran parçaların sayısı çok azdır, ama Aztekler’in altın işçiliğindeki ustalıklarının görülmesi açısından yeterlidir.

Aztek sanatının eşsiz örnekleri olan tekstil ürünleri, kuş tüyü çalışmaları, çiçek işlemeleri, hayvan ve şekil heykelleri ve çeşitli taş çalışmaları da NewYork’taki Guggenheim Müzesi’nde sergilenmektedir.

Aztekler tam olarak tiyatro denmese de birtakım dramatik gösterilere de ilgi duyuyorlardı. Festivallerin sonunda teatral gösteriler yapılır, şiir yarışmaları düzenlenir, oyuncular, müzisyenler ve akrobatların görev aldığı drama oyunları sergilenirdi. Gösterilerde zaman zaman müzik ve akrobasinin yer aldığı mizah gösterileri de yapılırdı. Şiire de büyük önem verirlerdi. Bir Aztek savaşçısının barış zamanında ilgilendiği tek konu şiirdi. Bu şiirlerin büyük bir kısmı günümüze kadar ulaşmıştır. Hatta bazılarının yazarlarının adları bile bilinmektedir.

Tarla ve sulama sistemleri

Sulamaya dayalı tarımcılık yapan Aztekler tarımda yeni bir anlayış geliştirmişlerdi. Bu, “yüzen tarlalar” olarak tanımlanabilecek chinampa sistemiydi. Gölün kıyısındaki sazlardan yaptıkları geniş salları balçıkla sıvamışlar, göl yataklarından topladıkları zengin tortularla çok verimli bahçeler oluşturmuşlardı. Bu tarım modeline ilişkin arkeolojik kanıtlar 1950 ve 1970’lerin başında yapılan yüzey araştırmalarında bulundu. Bu sistemi nereden aldıkları ise hala bilinmemektedir. Aztekler batak göl yatağında yaklaşık 30 x 2.5 metre boyutlarında dar ve uzun dikdörtgenleri kazıklarla çevirerek parseller oluşturuyorlardı. Kazıkları sazlarla bağlayarak çitler yapıyor ve parsellerin içini çürümüş bitki ve çamurla dolduruyorlardı. Birbirlerine paralel çok sayıda parsel oluştururken kanolarla aralarından geçebilmek için dar kanallar bırakıyorlardı.

Tüm havza dağlardan gelen pınarlarla sulanırdı. Bölge boyunca birbirine bağlı bir su denetim sistemi vardı. Tüm yıl iyi ürün alabilmek için su kaynağının denetimini merkezden sağlarlardı. Nitekim yağışlı mevsimlerde selleri önlemek, kurak dönemlerde ise nemlilik sağlamak için de su seviyesinin denetimi çok önemliydi. Kurak aylarda kanallardan chinampa platformundaki tohum yataklarına kaplarla su taşınır, ekinler elle sulanırdı. Parselleri stabilize etmek için çevrelerine ince uzun söğütler ekilirdi. İmparator Netzahualcoyotl, dağlardaki pınarlardan kasabalara tepe ve eteklerdeki teraslara su getirmek için büyük bir sulama sistemi yapılmasını teşvik etti. Su, beş kasabaya açılan kanallarla tüm havzaya dağıtılıyordu

Aztekler yüksek randıman elde etmek için kullanılabilir tüm toprakları entansif biçimde ekmişlerdi. Gelişmiş bir sulama ve bataklık kurutma sistemine dayalı olağanüstü bir tarım düzeni kurmuşlardı. Bu yöntemlerle sağlanan yüksek verimlilik, zengin ve kalabalık bir ülkenin meydana gelmesini sağlamıştı. Bugün de verimliliği artırmak için sulanma yapılmakta, bölgedeki tarımın gelişmişlik derecesine bağlı olarak çeşitli teknikler kullanılmaktadır. Bu noktada görülmektedir ki bugün yetersiz yağışlardan ya da bölge ikliminin elverişsizliğinden doğan açığı gidermek için izlenen yol Aztekler’in uygulamalarıyla tamamen paraleldir. Peki Aztekler bu teknikleri nasıl geliştirmişlerdir? Hiç kuşkusuz bir bölge için en uygun sulama tekniğinin seçilmesi ve sulama miktarının hesaplanması için öncelikle o yerin iklimini, bitkinin ve toprağın özelliklerini hassas ölçümler yaparak saptamak gerekir. Bu tespitin ardından suyu denetim altına alma koşullarının ve değişik tipte düzenlemelerin bilinmesi şarttır. Günümüzde sulama ve doğal ortamın ıslahı çalışmaları sulama ve ziraat mühendisleri tarafından yürütülmekte, tüm uygulamalar profesyonel eğitim almış uzmanlar tarafından gerçekleştirilmektedir. Buradan anlaşılan Aztekler’in binlerce yıl önce oldukça gelişmiş hidrolik mühendislik bilgisine sahip olduklarıdır. Engebeli bir araziye sahip oldukları için suyolları yapmanın son derece akılcı bir davranış olacağını tahmin etmekle kalmamış, bu suyollarını yapacak tekniği geliştirmişler, iki dağ ya da kayalık arasında kalan vadileri ve dağ sırtlarındaki çukurları aşabilmek için büyük setler yapmayı başarmışlardır. Günümüz mühendislerinin uzun yıllar süren disiplinli bir eğitim sonucu edindikleri bilgileri Aztekler’in bundan binlerce yıl önce biliyor olmaları elbette ki büyük hayranlık uyandıran bir konudur.

Anlaşılan o ki Aztekler çevrelerini sarıp kuşatan tüm doğal engellere rağmen tarımda oldukça ileri gitmeyi başarmışlar, bitkisel üretime elverişli olmayan zorlu ortamları mükemmel bir şekilde değerlendirmişlerdir. Suyu kontrol altına almak, ihtiyaç oranında kentlere dağıtmak hiç kuşku yok gelişkin bir teknolojik bilgi ve altyapı gerektiren işlerdir. Aztekler’in yaptığı çalışma akarsuların önünün kesildiği ve suyun arklar içinde taşınmasının sağlandığı, böylece arklar içinde düzenli bir su akışı elde edilerek suyun arazilere yayılabildiği günümüzün gelişmiş derivasyon barajlarıyla dahi boy ölçüşür niteliktedir.

Öte yandan Aztekler botanikle de yakından ilgilenmişlerdi. Bahçelere çok önem vermişler, şifalı bitkiler yetiştirmişlerdi. Cortes, Aztek ülkesinde gördüğü bir bahçenin ihtişamını İspanya ‘ya geri döndüğünde şöyle tasvir etmişti: “Buranın yöneticisi ya da şefinin henüz tamamlanmamış yeni evi İspanya’dakiler kadar güzel. Yalnızca taş ve ahşap işçiliği değil, her türlü ev hizmeti düzenlemeleriyle de öyle büyük ve güzel ki, Altta ve üstte odalar, hoş kokulu çiçekleri ve bol ağaçlarıyla çok dinlendirici bahçeler, temiz suya sahip banyolar, iyi yapılmış basamaklar var. Pek çok güzel koridor ve odalarla çevrili terastan bakıldığında evin yakınlarında büyük bir meyve bahçesi görülüyor. Bahçenin ortasındaki temiz sulu büyük kare havuz, yanlarındaki güzel taş örnekleriyle çok ustaca yapılmış. Çevresinde düzgün yerleştirilmiş taşlardan oluşan bir yürüyüş yolu var. Öyle geniş ki dört kişi yan yana yürüyebilir. Bu, 400’ü kare biçiminde olmak üzere 600 adımlık bir yol… Gezinti yerinin ötesinde bahçe duvarına doğru bambulardan oluşan bir çit, onun ardında da her türlü kokulu bitki ve ağaç var. Havuzda ise çeşit çeşit balık ve su kuşu görmek mürnkün!”

Yok edilen kültür

Hernan Cortes, tanımadığı Aztek ülkesini fethetmeye ateşli silahlar ve atlı adamlarıyla gitmişti. Oysa yerli halk ne ateşli silahları tanıyordu, ne de daha önce at görmüşlerdi. İmparatorluğun lideri Montezuma, İspanyol heyete ülkenin kapılarını açtı. Efsanelere göre bu davranışının ardındaki sebep, Cortes’in, beklenen kurtarıcı olduğuna kanaat getirmiş olmasıydı. Oysa Cortes ekonomik ve politik amaçlarla ülkeyi sömürgeleştirmek üzere görevlendirilmiş bir denizciden başkası değildi. Nitekim Cortes’in adamları bir süre sonra Montezuma’yı alıkoyarak ülkeyi işgal ettiler. Ardından başkent Tenochtitlan ve uygarlığın tüm varlığı yerle bir edildi. Altın ve gümüş hazineleri ele geçirildi. Alman kültür tarihçisi Oswald Spengler, Aztek uygarlığının tarihteki tek yok edilen kültür olduğunu söylemiştir. Spenkler Batının çöküşü adlı kitabında Azteklerin içten zayıflayarak çökmediklerinden, aksine en parlak dönemlerinde yok edildiklerinden bahseder. Üstelik ülkenin yıkıldığı tarih Aztekler’ in matematikten astronomiye, inşaat mühendisliğinden tekstile pek çok alanda altın çağlarını yaşadıkları bir döneme rastlamaktadır.

İspanyollar ülkede Aztekler için anlam taşıyan ne varsa hepsini teker teker yok etmişlerdir. Son olarak da başkent Tenochtitlan’daki Büyük Piramit’i yıkmışlar, yıkılan dev yapının yakınlarına Latin Amerika’nın en büyük Hıristiyan ibadethanesi sayılan San Francisco Katedrali ‘ni yaptırmışlardır. 1978’de Mexico City’deki yeraltı imar faaliyetleri sırasında San Francisco Katedrali yakınlarında kazı çalışmaları yapılmış, bu çalışmalarda bazı taşlar bulunmuştur. Hemen ardından arkeologlar Aztekler’in Cortes tarafından yıkılan büyük tapınağını bulduklarını açıklamışlardır.

Cevap Yaz