Maya Uygarlığı

Yüzyıllar önce yaşadılar, ihtişamlı kentler kurdular, dev anıtlar, heykeller diktiler, gösterişli piramitler, tapınaklar inşa ettiler. Sonra da muazzam emeklerle ortaya çıkardıkları ülkelerini birdenbire terk edip,, arkalarında arılarca soru işareti bırakarak ortadan kayboldular…

Mayalar geçmişte yaşamış ve bir anda tarih sahnesinden silinmiş medeniyetler arasında kuşkusuz en çok merak edilen uygarlık. Merkezi, Yukatan Yarımadası. İlk kentleri Yukatan Yanmadası’nda bulunan iki ırmağın yakınında kurulmuş. Bu yarımada bugün Meksika’nm güney ovaları ile Guatemala ve Honduras’ı kapsayan topraklarda yer alıyor. Bugüne dek çok sayıda arkeolog, coğrafyacı, sanat tarihçisi, antropolog, yazıt ve dil uzmanı Maya sırlarının peşine düştü. Peki, uygarlığın sırları tam olarak çözülebildi mi’? Tüm uğraşlara rağmen hayır… On yıllarca süren araştırmalar sonucunda Mayalar’la ilgili bazı aydınlatıcı bilgilere ulaşmış olsak da uzmanlar bunların hata yeterli olmadığını belirtiyorlar. National Geographic yazarı George Stuart da aynı şekilde düşünenlerden:

“Her sabah uyandığımda Mayalar hakkında ne kadar az şey bildiğimizi düşünüyorum…” Peki az da olsa neler biliyoruz? Bugünkü Orta Amerika ve Meksika sınırları içinde kalan geniş bir alana hükmettiklerini, matematik ve astrolojiyle yakından ilgilendiklerini, heykel, el sanatları, altın işleme, hiyeroglif yazı gibi çeşitli alanlarda ilerlediklerini, gelişmiş bir yazı sistemi ve takvim oluşturduklarını, dev piramitler ve tapınaklar inşa ettiklerini… Ayrıca doğayı bozmamak için günümüze ışık tutan mimari yöntemler kullandıklarını, günümüzün bilgileriyle örtüşen önemli bilimsel buluşlar yapmış olduklarını ve arkalarında hiçbir iz bırakmadan birdenbire ortadan kaybolduklarını…

Geçmişte Kuzey Guatemala’daki Maya uygarlığının başkenti olan Dos Pilas kalıntılarını ortaya çıkarmakla görevli olan bir araştırmacı ekibine liderlik yapan Vanderbilt Üniversitesi arkeolog ve antropologu Artlıur Demarest şöyle diyor: “Ormanda pek çok şehir, çok az kişinin okuyabildiği gizli yazıtlar, içleri hazine dolu mezarlar ve bu şehirlerin neden çöktüğüne dair birçok gizem mevcut!” 1984 yılından beri Mezoamerika üzerine araştırmalarda bulunan Demarest, ormanın içinde hala keşfedilmemiş kentlerin olduğundan ve buralarda bulunması muhtemel yazıtların Mayalar’la ilgili birçok sırrı çözebileceğinden emin. Gerçi mevcut yazıtların büyük bir kısmı bile hala tam olarak okunabilmiş değil. Dil uzmanları Maya dilinin sadece dörtte birini çözebilmiş durumdalar. Bunların bazıları rahatlıkla okunabilirken çoğunun içerdiği anlam henüz bilinmiyor. Bunun sebebi ise kullandıkları dilin çeşitliliği ve yaklaşık 800 hiyeroglif işaretten oluşan resim ve yazı teknikleri…

MAYALAR YENİDEN KEŞFEDİLİYOR

Mayalar’ın keşfedilme hikayesi oldukça ilginç. Orta Amerika yerlileri olan bu insanların otuz biN yıl önce Bering Boğazı üzerinden Amerika’ya gelmiş Asyalı topluluğun soylarından oldukları biliniyor. Yüzyıllarca ileri bir medeniyet halinde yaşam sürmüşler, ama tüm zenginlik ve gelişmişliklerine rağmen bilinmeyen bir sebeple bir anda ortadan kaybolmuş­lar.

Amerikalı bir kaşif, yazar ve diplomat olan John Lloyd Stephens 1839 yılında kayıp ülkeyi yeniden keşfedene kadar uygarlık, ormanların arasında tamamen terk edilmiş ve saklı kalmış durumdaydı. Stephens, Meksika’nın Yukatan Yarımadası’nda orman içinde kayıp bir uygarlığa ait kalıntıların var olduğu söylentilerini duymuştu. Bunun üzerine mimar ve teknik ressam Frederick Catherwood ile birlikte yarı­madaya geldi ve tarif edilen bölgede araştırmalarda bulundu. Yapılan incelemeler sonucunda çok geçmeden kırk dört yerleşim birimi ve kent keşfedildi. Ortaya çıkarılan büyük kentler, ihtişamlı saray, tapınak ve piramitler oldukça yüksek bir medeniyete işaret ediyordu. Stephens, keşif sırasında edindiği tecrübelerden derlediği kitabında şöyle diyordu:

“Yontularındaki mükemmellik, süslemelerindeki zenginlik ve kendilerini diğer halkların eserlerinden ayıran farklılıklarıyla tropikal bir ormanın sessizliği içinde tek başlarina duran bu dev anıtların manevi anlamı kendileriyle birlikte gelen hiyerogliflerde anlatılıyor olsa da tam olarak hala anlaşılabilmiş değil!

MODERN DÜNYANIN ORTASINDA TARİHİ KALINTILAR

Uygarlığa ait kalıntıları yerinde incelemek mümkün mü? Evet, 3000 yıldan uzun bir zaman önce yaşamış medeniyetten geriye kalan kalıntıları ziyaret etmek isteyen kişilerin Meksika’nın Merida şehrine seyahat etmesi yeterli. Merida’ya vardıktan sonra yapılacak şey ise şehir merkezinden bir saat uzaklıkta bulunan ve hala yeniden keşfedildiği haliyle korunmakta olan bölgeye yolculuk etmek. Kısacası, yüzyıllar öncesinin gizemini modern dünyanın orta yerinde yakalamak mümkün!
Amerikalı araştırmacılar Stephens ve Catherwood karşılaştıkları kalıntıların Mayalar’a ait olduğunu tespit etmişler, ama topluluğun hangi çağda yaşadığına dair bir fikir ileri sürememişlerdi. Çanak çömlek gibi gereçlerin oluşturduğu kültür katmanları, Maya takvimi ve yazıtlar üzerine yapılan incelemelerin yanı sıra radyokarbon tetkikleri ve yerlilerin anlattıkları bilgiler ışığında tarihlendirme gerçekleş­tirildi. Buna rağmen Maya uygarlığının hangi çağda yaşadığına dair hala farklı görüşler ileri sürülmektedir. En yaygın görüş Mayalar’ın ilk olarak milattan önce 300’de ortaya çıktıkları
yönündedir. Ortadan kayboldukları tarih olarak da milattan sonra 1500 yılı öngörülmektedir. Yaklaşık 1200 yıl hüküm sürdüğü düşünü­len uygarlığın nüfusunun ise 90 bine yakın olduğu anılmaktadır. Yazıtlar uygarlığın, merkezi bir devlet yapılanması olmadığını göstermektedir. Ülkede pek çok küçük kentin olduğu ve bu kentlerin sosyal statüye göre yapılandıkları anlaşılmıştır. Soyluların oturdukları bölgeler bir tür kapalı alan oluşturmuştur. Devletin zirvesindeki kişi tüm yetkiyi elinde bulunduran kraldır. Kral, sorgulanamaz bir güç ve otoriteye sahiptir. Kraldan sonra soylular, din adamları ve savaşçılar gelir. Onlardan bir alt düzeydeki­ler ise sanatçılar ve terzilerdir. En alt sınıfı ise köylüler, köleler ve diğer meslek grubundan insanlar oluşturmuştur.

İLERİ BİR MEDENİYET

İnsanlar yeryüzünde yerleşim yerleri kurup yaygınlaşmaya başladıklarından beri bereketli topraklar, zengin nehir yatakları ve limanlar için uygun koylar bulmaya çalıştılar. Tropikal topraklar insan yaşamı için fazla elverişli olmadığından yerleşim yeri arayan topluluklar tarafından tercih edilmiyordu. Ancak artan nüfus insanların sıcak ve nemli iklimlerdeki bu bölgelere yerleşmelerini gerektirdi. İnsanlar zamanla zor şartlarda yaşam sahası kurmayı ve yiyeceklerini elverişsiz toprakların balta girmemiş ormanlarından elde etmeyi başardılar. Öyle ki buralarda büyük topluluklar ve şehirler kurmaya başladılar. Ama gösterişli şehir duvarlarının arkası balta girmemiş ormanlar ve yabani topraklarla kuşatılmaya devam ediyordu.

Bu şehirlerde yaşayan insanlar herhangi bir sebeple şehirlerini terk etmek zorunda kalsalar, orman tarafından anında yutulma riskiyle kar­şı karşıya kalabilirdiler. İşte Mayalar da bu riski en aza indirmeye çalışarak ve belki de bu riski göz ardı ederek bulundukları yerde ileri bir uygarlık kurmuş olan dev bir medeniyettiler. İşlenmemiş yabani bitki örtüsünü püskürterek yaşamlarını sürdürebilecekleri bir yerleşim yeri kurmayı başarmışlardı. Olumsuz şartlara rağmen sağladıkları düzen hayret uyandı­ran mükemmellikteydi. Yerleşim yerlerini dev surlarla çevrelemişler, etkileyici tapınak ve piramitler inşa etmişler, düzenli kentler kurmuş­lar, her biri ayrı bir sanat eseri olan renkli masklar yapmış, taş anıtlar dikmiş, üzerlerine yazılar yazmışlardı. Yeniden keşif sonrası yapılan kazı çalışmalarında Maya tapınaklarının içinde taştan geniş meydanların, uzunlukları bazen kilometreleri bulan sayısız labirent ve tünellerin var olduğu görüldü. Taş meydanların çevresi simetrik bir düzen içinde inşa edilmiş binalar, bazı tarih ve soy ağacı bilgilerinin kazınmış olduğu taş anıtlar, gösterilerde kullanılan dans alanları, üzerinde hiyeroglif yazılar bulunan sunaklar ve görkemli heykellerle doluydu. Mayalar arkalarında yaklaşık 15 bin yazıt bırakmışlardı. İnşa ettikleri gösterişli piramitlerin, kralların onuruna diktikleri dev dikili taşların ve üzeri kabartmalarla süslü mezar taşlarının bir kısmı günümüze dek ulaşmayı başarmıştır. Pek çok medeniyete kıyasla Maya medeniyetinin keşfinin daha çabuk gerçekleşmesinde çok eser üretmiş ve arkalarında pek çok yazılı kaynak bırakmış olmaları rol oynamış olabilir.

Keşfedilen tüm bu buluntulardaki üstün kalite ve sanat anlayışı yüksek bir medeniyet ya­şamış insanlara işaret etmektedir. John Lloyd Stephens ve Frederick Catherwood ülkelerine döndüklerinde Mayalar’la ilgili kitap yazmış­lar, orman içinde buldukları bu zengin kültür ve gelişmiş medeniyet karşısında duydukları hayreti ve tapınak, saray ve piramitlerde gözlemledikleri ihtişamı şöyle dile getirmişlerdir:

“Nereye gidersek gidelim, onların olağanüstü zevklerini ve sanatsal maharetlerini gördük…” Mayalar’ın bıraktıkları eserlerden zaman yö­netimi, görev dağılımı gibi çalışma kavramlarını
çok iyi tanıdıkları ve uyguladıkları da anlaşılmaktadır. Nitekim muhteşem yapıların inşasında tüm halk birlik içinde çalışmışlardır; dev piramitlerde kullanılan dev taşlar halk tarafından
yontulup taşınmıştır. Bu dev taşların o dönemde hangi teknikle yontulmuş ve taşınmış olduğu ise ayn bir inceleme konusudur. Bu sorunun cevabı hala bilinmemektedir. Yakın tarihte bu boyutlardaki taşların o günün şartlarında nasıl şekillendirildiklerini ve taşındıklarını görebilmek için bir deney yapılmıştır. Bir kaya bloğu ilkel aletlerle işlenmeye çalışılmış, ama iki saatin sonunda ekibin taşa belirsiz bir çizginin dışında hiçbir şey işleyememiş olduğu görülmüştür. Buda, dev kayaların ilkel aletlerle değil, oldukça gelişmiş aletlerle yontulmuş olduğunu ortaya koymuştur. Deneyin ikinci aşaması ise basit kaldı­raçlar yapılarak kayanın kısa bir mesafeye taşınması olmuştur. 12 kişilik bir ekip 4 saatte kaya bloğunu ancak 7 metre hareket ettirebilmişlerdir. Buradan da geçmişte gelişmiş kaldıraçların yapılabildiği sonucu çıkmaktadır. Mayalar mimarinin yanı sıra astronomi ve matematik alanlarında da bugünün bilim adamlarını dahi hayrete düşürecek kadar geliş­mişlerdir. El sanatları, heykelcilik, hiyeroglif ve altın işleme sanatlarında da oldukça ileri bir seviyeye ulaşmışlardır. Bunların yanında, çok başarılı takvim hesaplamaları yapmışlar, yıldızlar ve gezegenler üzerine son derece kapsamlı araştırmalarda bulunmuşlardır.

MAYALARIN MATEMATİK, ASTRONOMİ VE BİLİM ALANINDAKİ ÜSTÜNLÜKLERİ

Mayalar’ın bilimde günümüz bilim insanlarını dahi hayrete düşürecek kadar ilerlemiş olmaları, sırrı hala anlaşılamamış bir konudur. Buna bir örnek Dünya’nın bir yıllık dönüşü üzerine yaptıkları hesaplardır. Bu hesaplamalar bilgisayarın keşfinden önce yapılan hesaplardan bile daha kesindir.

İleri gelişmişlik düzeylerini gösteren bir başka örnek ise kullandıkları takvimdir. Mayalar 365 günden oluşan Haab takvimini kullanmışlardır. Bir yılın 365 günden biraz daha uzun olduğunu Hesaplamışlar, 365,2421 günden oluştuğunu söylemişlerdir. Günümüzde kullanılan Gregoryen takvimine göre ise bir yı­lın 365,2424 günden oluştuğu kabul edilmektedir. Bundan iki bin yıl önce yaptıkları ve günümüzün bilgisiyle muazzam bir paralellik içinde olan bu hesaplamaları Mayalar’ın matematik ve astronomi konusundaki uzmanlıklarını açıkça ortaya çıkaran bir başka göstergedir.

Kaydettikleri bilimsel gelişmelerin çoğu gü­nümüze kadar gelebilmiş kodekslerin incelenmesiyle anlaşılmıştır. Bunlar Madrid Kodeksi, Paris Kodeksi ve Dresden Kodeksi olarak adlandırılan kayıtlardır.

Sahip oldukları ileri bilimsel anlayışa bir başka örnek ise Dresden Kodeksi’nin on birinci sayfasında yazılı bulunan, Venüs gezegeniyle ilgili bilgilerdir. Mayalar bir Venüs yılını 583,92 gün olarak hesaplamışlar ve bu rakamı yuvarlayarak 584 gün olarak kabul etmişlerdir. Bununla birlikte binlerce yıllık Venüs devrelerini de çizimleriyle ortaya koymuşlardır.! Aynı kodekste iki sayfa Mars’a, dört sayfa Jüpiter ve uydularına ait bilgilere, sekiz sayfa da Ay, Merkür ve Satürn’e ayırmışlardır. Bu sayfalarda söz konusu gezegenlerin birbirleriyle ve Dünya ile ilişkileri, Güneş etrafındaki dönüşleri, Güneş’le birlikte hareketleri gibi oldukça karmaşık hesaplamalarla belirlenen bilgiler de yer almaktadır.20 Mayalar tüm bunların yanında Venüs yörüngesinin her 6000 yılda 1 gün
geri alınmasının gerekli olduğunu da tespit etmişlerdir.

Mayalar’ın bu hayret uyandıran bilgi birikimini nasıl edindikleri ise günümüzde hala tartışma konusudur. Nitekim bugün bu tarz kompleks hesaplamalar ancak bilgisayar teknolojisi yardımıyla gerçekleştirilebilmektedir. Bugünün bilim adamları uzay hakkında bilgilerini teknolojik cihazlarla donatılmış gözlem merkezlerinde ve üslerde edinmektedirler. Hayranlık uyandıran bir başka gelişmişlik örneği ise yazı sistemleridir. Mayalar olay ve nesneleri sembolik işaretlerle anlattıkları hiyeroglif benzeri bir yazı kullanmışlardır. 800 simgeli bu yazılarını tahta tavan ve kirişlere, ağaç
panolara, sunaklara, duvarlara ve mezar taşlarına kazımışlardır. Bunların yanı sıra yabani incir ağacı kabuğundan uzun kağıt şeritleri oluşturup ·bunların üzerlerine de yazmışlardır. Ne var ki Dresten, Madrid ve Paris el yazmaları dışındaki tüm el yazmaları İspanyollar tarafından yok edilmiştir. Geriye kalanları ise deşifre etmek henüz mümkün olmamıştır. Bugün Maya dillerinin bazı grupları konuşulmaya devam ediyorsa da hiyeroglif işaretlerinden birçoğunun anlamına hala ulaşılamamıştır. Sırların çözümlenmesi için bilgisayar teknolojisinden faydalanıldığı bilinmektedir.

İlginç bir başka nokta ise Mayalar’ın bilim, kültür ve sanatta kendi çağdaşlarından da çok daha ileri bir seviyede olduklarıdır. Matematik alanında kullandıkları rakam ve işaretler çağ­daşlarından çok daha gelişmiş olduklarınınaçık bir delilidir. Astronomi ve matematik alanlarında elde ettikleri başarılar ise aynı dönemde varlık gösteren Batı medeniyetlerinden de kat kat ileride olduklarını ortaya koymaktadır.

MAYA UYGARLIĞI NEDEN BİRDEN BİRE ÇÖKTÜ?

Büyük bir deprem mi yaşadılar? Salgın hastalıklara mı maruz kaldılar? Yabancıların istilasına mı uğradılar? Başka halklara mı karıştılar? Yoksa savaşlarda mı ortadan kaldırıldılar? Mayalar’ın çöküşü, hiç kuşku yok ki, medeniyetler tarihindeki en büyük muammalardan biri. Tarihçiler Maya medeniyetinin çöküşüne birçok faktörün katkıda bulunmuş olabileceğine dikkat çekiyorlar.

Öncelikle iklim ve çevre değişikliklerinin, orman yıkımları ve erozyonların Maya çevresine epey zarar vermiş olması ihtimali yüksek görünüyor. Bilim adamları verimliliğini kaybeden toprakların kuraklığa sebep olduğunu, bunun da kaynakların hızlı bir şekilde tükenmesine yol açarak çöküşe hız kazandırdığını savunuyorlar. · Bir başka görüş ise Mayalar’ın bataklıkları kurutmalarının ve kullandıkları tarım yöntemlerinin ekolojik dengeyi b0zmuş olması ve bunun da çöküşü beraberinde getirdiği yönünde. Bataklıklarda toksinler ve zararlı kimyasallar temizlenmekte, pek çok canlı türü bataklıklardan faydalanarak yaşamaktadır. İlk bakışta olumlu bir girişim gibi görünse de bataklık kurutma bir sonraki aşamada ciddi bir ekolojik sarsıntıya yol açabilmektedir. Elbette ki Mayalar son derece olumsuz koşullara sahip bataklık bölgeyi insanların yaşayabilecekleri bir hale getirmekle kendilerine bir gelecek kurmayı başarmışlar ve bu büyük başarılarıyla tarihe geçmişlerdir.

Ne var ki var oldukları sürece, ormanların ortasına bir medeniyet kurmuş olmanın olumsuzluklarıyla savaşmak zorunda kalmaktan kurtulamamışlar, ormanın sonunda kendilerini sarıp yutmasını engelleyememişlerdi. Bataklığın dışında bir başka olumsuz koşul ise, Yukatan Yarımadası’nın fazla akarsuyu olmayan, akaçlaması zayıf bir kıta sahanlığı olmasıydı. Yağmurlar düzenli değildi. Tüm bu nedenlerden ötürü Mayalar çareyi bölgelerini terk etmekte ve verimli alanlara yerleşmekte bulmuş olmalıydılar. Bu da, Mayalar’ın bir anda ortadan kaybolmalarıyla ilişkilendirilen en güçlü varsayımlardan biridir. Ayrıca şu da bir gerçektir ki Mayalar son derece karmaşık bir resim – yazı tekniği geliştirmiş, yine oldukça karmaşık astronomik hesaplar gerektiren gökyüzü gözlemleri yapmışlar, plasterle kaplı ağaç kabuğundan kağıtlara kendi tarihlerini yazmış, oldukça isabetli bir güneş takvimi kullanmış, heykelcilik ve duvarcılık sanatlarında ileri gitmişlerse de tarım alanında her zaman sorun yaşamışlardır. Gerçi büyük zorluklarla orman içinde tarlalar açabilmiş olmaları büyük bir ba­şarıdır, ama tarlalardaki fazla otları gidermek için yeterli teknik koşullara ulaşamamışlar, bitkileri yakarak temizlemek zorunda kalmışlardır. Çeşitli yöntemler geliştirmelerine rağ­men açtıkları tarlaların kısa sürede yeniden ot bürümesini ve böylece verimin düşmesini engelleyememişlerdir. Bu nedenle Mayalar’ın ya­şadıkları kentleri terk etmeleri ve daha verimli bir toprak arayışıyla farklı yerlerde kentler kurmaları gerekmiş olmalıdır.

Son dönem tarihçileri Mayalar’ın neden sürekli olarak büyük kentler oluşturup buralarda sadece belirli bir süre yaşadıkları ve sonra da buralardan çıkıp gittikleri sorusuna verilebilecek en doğru cevabın bu olduğunu düşünmektedirler. Başka bir düşünce de Mayalar’ın yiyeceklerini temin ettikleri yağmur ormanlarına ait ekolojik sistemi çok kötü kullanmış oldukları yönündedir. Arizona Üniversitesi antropoloji profesörü Patrick Culbert yeraltı enkazlarından çıkarılan polenlerin o dönemden geriye neredeyse hiç tropik orman kalmadığını gösterdiğini belirtmiştir. Araştırmacılar ekolojik dengenin bozulmasının ve tarım yöntemlerinde fazA başarı elde edilememesinin de ürün yetersizliğine, açlığa, bazı kentlerde ayaklanmalara neden olmuş olabileceği görüşündedirler.

Nitekim eldeki diğer bulgulara göre medeniyetin çöküşüne etki etmiş olabilecek bir diğer unsur da Maya toplumunda uzun yıllar boyunca devam eden iç gerginlik ve düşmanlıkların yol açtığı iç savaştır. Kimi arkeologlar ise su kıtlığının da çöküşte etkili olmuş olabileceğine inanıyor. Florida Üniversitesi’nden bazı bilim adamları Yukatan Yarımadası’ndaki Chinchancanab Gölü’ndeki çökeltileri analiz etmişler ve Maya’nın çöküşü­ ne denk gelen 800 ile 1000 yılları arasında ya­ğan yağmur miktarında büyük bir düşüş oldu­ğuna dair deliller bulmuşlardır. Kaliforniya Devlet Üniversitesi’nde paleoklimatolog olan Scott Stine, “Bu, son 10 bin yıl içerisindeki en yoğun iklim değişikliğidir.” demiş ve kuraklığın Kuzey Kaliforniya’ya kadar olan bir alanı etkilediğini belirttikten sonra şöyle eklemiştir:

“Hemen hemen aynı zaman dilimi içerisinde birçok medeniyet çökmüş.”23 Cincinnati Üniversitesi arkeologlarından Vernon Scarborough ise Tikal’de yaptığı kazı­ da gelişmiş kanalizasyon sistemleri bulmuş­tur. Scarborough, yılın dört ayı yağmurlu bir bölgede yaşayan Maya insanlarının ani bir susuzluk karşısında sarsılıp çöküş sürecine girmiş olabileceklerinden şüphelenmektedir. Öte yandan aşın nüfus artışının çöküşü etkileyen bir başka önemli sorun olduğu da sık paylaşılan bir düşünce. Arizona Üniversitesi antropoloji profesörü Patrick Culbert yirmi farklı yerden toplanan verilere bakarak Orta Amerika’nın aşağı ovalarında kilometre kareye yaklaşık iki yüz kişinin düştüğünü tahmin ediyor. “Bu, gerçekten de çok yüksek bir rakam. Burası endüstri öncesi dünyanın en yoğun nüfuslu yerlerinden biri!” diyor. Culbert’e göre endüstrisi olmayan bir toplumda nüfus rahatlıkla sorun meydana getirebilirdi. Ayrıca araştırmacılar kazılarda iyi gelişmemiş çocuk iskeletleri bulmuş­lardı. Bu, yetersiz beslenmenin göstergesi olabilirdi. Culbert aslında böyle karmaşık ve kalabalık bir toplumun çöküş nedeninin savaş, açlık, susuzluk gibi nedenlerin hepsinin olabileceğini söylüyor ve şöyle ekliyor: “Aslında böyle bir toplumun çöküşü için milyonlarca neden ileri sürmek mümkün!” Görüldüğü gibi uygarlık uzun süre parlak bir dönem yaşadıysa da, uygarlığın hızlı bir şekilde çökmesi engellenememiştir. Yukarıdaki varsayımları göz önünde bulundurarak Maya’nın çö­küşünden birtakım dersler çıkarmak hiç kuşku yok günümüz toplumlarının geleceği açısından faydalı olacaktır.

Nitekim uzmanlar Maya medeniyetinin çok önemli çevresel mesajlar verdi­ğini belirtmektedirler. Patrick Culbert, “Mayalar çok büyük bir nüfus barındırıyordu ve düşünmeden çevreye zararveriyorlardı. Bu tavırları da milyonlarca insanın ölümüne sebep oldu!” derken, National Geographic arkeologu George Stuart, Culbert’e şu sözlerle katılıyor: “Bu bilgilerin modem dünyanın tüm sorunlarını çözmeyeceği açık, fakat bu yüzden sorunları görmezden gelmek ve bizimle hiçbir ilgisi olmadığını düşünmek de yanlış olacaktır.”

MAYA MİMARİSİNİNDE BAŞYAPIT “CHİCHEN ITZA”

İspanyollar Maya ülkesini işgal etmeden önce, Chichen ltza Mayalar’ın en önemli merkezlerinden biriydi. 1924 yılında Carnegie Enstitüsü ve Harvard Üniversitesi’nin ortak hareketiyle Sylvanus G. Marley başkanlığında Castillo Piramitleri’nin iki tarafını kapsayan ve yirmi yıl süren bir restorasyon çalışması başlatıldı. 1961 ‘de piramitlerin altı INAH (Meksika Ulusal Tarih ve Antropoloji Enstitüsü) tarafından tarandı. 1980’de ise INAH Castillo Piramitleri’nin diğer iki tarafını da restore etti. Bugün piramitler görenleri etkileyen oldukça görkemli bir görünüme sahiptir. Chichen ltza’nın tam orta yerinde 30 metre yüksekliğindeki Kukulkan Piramidi yer alır. Piramidin tabanı 55,5 metre uzunluğunda bir karedir. Taban birbiri üstünde yer alan 9 platform halinde inşa edilmiştir. 18 teraslı ve her yüzünde 52 panelin bulunduğu piramit 365 basamaktan oluşmaktadır. Bu sayı Mayalar’ın piramidi bir yılın günlerini esas alarak yapmış olduklarını akla getirmektedir.

Chichen Itza’nın en büyük yapısı ise gözlemevidir. Sonradan restore edilmiş olan bu bü­yük mimari eser günümüzün modem gözlemevleriyle neredeyse aynı görünüme sahiptir. Yuvarlak konumuyla üç teras halinde olanca görkemiyle yükselir. İç kesiminde helezon bir merdivenle en tepedeki gözlem yerine çıkılmaktadır. Burada Maya mitolojisinin belirli yıldız durumlarını gösteren delikler ve aralıklar vardır. Altıncı yüzyılda Mayalar’ın yerleştiği Chichen ltza’nın onbirinci yüzyılda Toltekler tarafından istila edildiği sanılıyor. Şehir on dördüncü yüzyılda ise bilinmeyen bir sebeple tamamen terk edilmiştir.

EN ESKİ MAYA ŞEHRİ – TİKAL

Milattan önce sekizinci yüzyılda Maya ülkesinin kuzey kısmındaki balta girmemiş ormanlık arazide kurulmuş olan Tıkal şehri uygarlığın en eski ve belki de en büyük merkeziydi. Yakla­şık 60 kilometre kareden meydana gelen bu yerleşim bölgesinin 100-200 bin arası bir nüfusa sahip olduğu sanılıyor. Tam orta yerinde batıda ve doğuda piramit tapınaklarla, kuzeyde ise bir iç kaleyle çevrilmiş geniş bir meydan bulunuyordu. Bu kalede on bir yüzyıl boyunca yaşandığı düşünülüyor. Geniş kompleksin yanında 16 kilometre kareyi kaplayan 3 bin binalık bir alan vardı.
Yapılan keşiflerde bölgede altı tane dev piramit ortaya çıkarıldı. Yedi ve dokuzuncu yüzyıllarda inşa edilmiş oldukları tahmin edilen bu piramitlerin tepelerinde kaşifler tarafından coğrafi olarak numaralandırılmış 6 tapınak vardır. Bunlar arasından dördüncü tapınak 72 metrelik uzunluğuyla en büyük tapınaktır.

maya uygarlığı – tikal

Tikal şehrine 1951 ‘de yapılan keşif gezisinin ardından Pensilvanya Üniversitesi tarafından 1956-1970 yılları arasında bölgede büyük arkeolojik kazılar düzenlenmiştir. 1979’da ise çalış­malar Guatemala hükümeti tarafından yürü­tülmeye başlanmışnr. Şehirde pek çok ev, saray ve piramit, tapınak, toplantı yeri ve klasik Mezoamerikan top oyununun oynandığı sahalar ortaya çıkarılmıştır.

Yapılan araştırmalar sonucunda elde edilen şaşırtıcı bir bilgi ise tüm bu alanların yollar aracılığıyla birbirleriyle bağlantılı olduğudur. Ne var ki son derece düzgün planlanmış bu yolları inşa ederken hangi araç gereçlerden yararlandıkları ve yönlerini bu kadar kusursuz bir şekilde nasıl belirleyebilmiş oldukları hala cevap arayan sorulardır.

İnşa ettikleri yollar ince geometrik hesaplamalar, hassas ölçüm ve isabetli yön tayinleri gerektirmektedir. Günümüzde benzer yolların yapımında önem taşıyan gerek güzergah, gerekse enine ve boyuna profiller gibi geometrik özellikler bilgisayar yardımıyla yapılırken Mayalar’ın bu yollan inşa edebilmek için gerekli araç gereci mutlaka kullanmış olmaları gerektiği açıktır. Uzmanlık bilgisi ve yeteneği gerektiren bu işi bu kadar başarılı bir şekilde gerçekleştirebilmiş olmaları Mayalar’ın gelişmişlerine işaret eden bir başka gerçektir. Öte yandan uçaktan alınan radar fotoğrafları şehirde bir kanalizasyon sisteminin yanı sıra dört bir yanı kontrol altına alan bir sulama sistemi olduğunu da göstermiştir. Yapılan incelemelerde çevresinde su kaynağı olmayan Tikal’de sulamanın gerçekleştirilebilmesi için yaklaşık 10 dev su deposunun kullanıldığı anlaşılmıştır. Bu su depoları sayesinde 18 ay boyunca 10 bin insanın içme suyu ihtiyacı karşılanabiliyordu.

Cevap Yaz