Vahşi çocuklar

Geçtiğimiz yüzyılda yaklaşık her 10 yılda bir, 2 veya 3 tane ormanlarda kaybolmuş ve vahşi hayvanlar tarafından büyütülmüş çiğ et, çalı, çimen yiyen çocuk hikayelerine rastlanmaktadır. 19. yüzyılda Chambers Journal dergisi bebekken kaybolmuş veya terkedilmiş bir çocuğun, ormanda kurt sürüsü içinde doğal olarak dolaşırken bulunduğunu yazdı. Çocuğun bakımını üstlenen aile onu eğitmekte çok zorlanı yordu. Vahşi çocuk homurdanıyor, hırlıyor tüm insani yardımları reddediyor ve bütün gece boyunca bir hayvan gibi inliyordu. Köylüler bir gece çocuğun devamlı ulumasına kızarak onu bahçede ağaca bağladılar. Fakat şaşırtıcı olarak çocuğun bu acıklı inlemelerine iki kurt geldi ve sabaha kadar çevrede kalarak çocuğa eşlik ettiler. Sadece ormana geri götürmek vahşi çocuğu sakinleştiriyordu. Konuşmayı hatta çevresinde dolaşan insanlara reaksiyon vermeyi asla öğrenemeyen vahşi çocuk, medeni hayata fazla dayanamadı ve kısa sürerede öldü. 1843’te yine dişi bir kurt tarafından bakılan çocuk vakası vardı. Annesi pirinç tarlalarında çalışırken bebek kaybolmuştu. Birkaç yıl sonra köylüler kurt sürüsüyle birlikte koşan tuhaf bir canlı gördüler. Onu  yakaladıkları zaman dizindeki yanık izinden teşhis ederek, kaybolan bebek olduğuna kanaat getirdiler. Bütün çabalara rağmen ne pişmiş yiyecek yedi, ne de konuşmaya muvaffak oldu. İsteklerini sadece basit homurdanmalar ile belli ediyordu. Sürekli mutsuzdu ve normal insan yaşamına adapte olmaya tamamen isteksizdi. Birkaç defa kaçma girişiminde bulundu. Sonunda 1851’de Bangapore ormanlarının içine kaçarak gözden kaybolmayı başardı ve bir daha asla görülmedi.

Hindistan’da Midnapore’nin köylerinden birinin sakinleri, bölgelerini ziyaret eden misyonerlerden, yarı insan yarı canavar kılığına girmiş bir şeytani ruhtan kendilerini kurtarmalarını rica etti. Bu şeytani ruh geceleri ormandan çıkıp, sezdirmeden köye yaklaşıyordu. Misyoner Joseph Singh köylülerle şeytanın ruhunun ini olduğu düşünülen yere bir keşif gezisi düzenledi. 17 Ekim 1920 de yuva kazılmaya başlandığı zaman iki kurt aniden çemberi yararak kaçtı, fakat üçüncü dişi kurt ölünceye kadar köylüleri uzak tutmak için elinden geleni yaptı. Sonuçta buldukları şeyi Singh.  günlüğünde şöyle tarif ediyordu: Şeytanı ruhların elleri, ayakları ve vücudu insana benziyordu. Kafası oldukça büyük omuzlarında ve göğsünde uzun kıllar mevcuttu. Yüzünün sadece keskin hatları görülebiliyordu. Topukları küçük fakat korkunçtu. Gözleri parlak ve insanın içine işliyordu. Başlangıçta gözler insan gibi bakmıyordu. Fakat korkuttuğumuzda bu şeytani ruhlar iki küçük masum kıza döndü. Muhtemelen bebekken ebeveynleri tarafından terkedilmişlerdi ve dişi bir kurt onları alarak büyütmüştü. Kızlar yürüyemiyor fakat 4 ayakları üzerinde hızla koşabiliyorlardı. Koku alma duyuları aynı hayvanların ki gibi oldukça gelişmişti.”

Singh, köylülerin çocuklara zarar vermelerini güçlükle önleyerek onları bir yetimhaneye teslim etti. Bu yetimhanede onlara Amala ve Kamala adını verdiler. Yaşlarını kesin tahmin etmenin imkanı yoktu ama Kamala 7-8, Amala ise 6-7 yaşlarında görülüyordu. Etraflarındaki canlılardan, insanlardan ve insani yaşamdan tamamen sersemlemişlerdi. Amala için bu şok çok daha büyüktü ve 1 yıl içinde öldü. Kamala ise adapte olmaya biraz daha istekli görülüyordu. Önceleri sadece dört ayakları üzerinde yerken daha sonra diğer çocuklardan yiyecek kabul etmeyi ve ellerini kullanmayı öğrendi, son zamanlarda ayaklan üzerinde de durabiliyordu. Kardeşinden 9 yıl sonra öldüğünde 30 kadar sözcük biliyordu.

Tabiidir ki bulunan tüm vahşi çocuklar kurtlar tarafından büyütülmemistir. 1967’de Fransız Antropolog Jean Claude Armen, Sahra çölünde vahşi gazellerle birlikte koşan bir çocuğu, kumdaki ayak izlerini takip etmek suretiyle yakaladı. Çocuk, gazellerle mükemmel anlaşıyordu, onlar gibi atlıyor, anormal seslere karşı kulaklarını seğirtiyor aynı onlar gibi havayı kokluyordu. Çocuk 10 yaşlarında görülüyordu. Gazel sürüsüyle birlikte bitki kökleri yiyerek besleniyordu. Kökleri topraktan çıkardıktan sonra tıpkı gazeller gibi dişleriyle onları soyuyordu. Armen, çocuğun dişilerini muayene ettiğinde bitki yiyen hayvanlar gibi aşınmış olduğunu gördü. Ayak bilekleri kalın ve kuvvetli idi bu sayede gazeller gibi hızlı koşabiliyor ve onlar gibi zarifçe zıplayabiliyordu. Çocuk vahşi doğaya önemli derecede adaptasyon sağlamıştı.

Bu tip bir olayda 1973’te Sri Lanka’da görüldü. 10 yaşında bir çocuk, balta girmemiş ormanda maymunlarla birlikte yaşarken bulundu. Ayakta duramıyor, konuşamıyor fakat çok hızlı bir şekilde koşup, çevikçe ağaçlara tırmanıyor ve aynı maymunlar gibi yiyecek toplamak için ayaklarını da kullanabiliyordu.

Bütün bu enteresan vakaların sonunda görülen o ki, vahşi doğada hayvanlarla birlikte büyüyen çocuklar bu ortama oldukça iyi adapte olabiliyorlar. Soğuk ve sıcak onlara, bizlere tesir ettiği gibi tesir etmiyor. Çevrede hayvanlar gibi hızlı ve ani hareket etmeyi öğrenebiliyorlar. Dirsek ve diz gibi, çarpmalara sık maruz kalan bölgeler nasırlaşırken, diğer bölgelerin genelde kadife gibi tüylü olduğu görülüyor. Yakalanan bu tip çocukları normal gündelik hayata döndürmek yaşanan örnekler de gözönünde bulundurulunca çok zor görülmektedir. Neticede medeni hayata çok az adapte olabilmekte, sadece bir iki kelime konuşabilmektedirler. Zaten genellikle 10 yaşına gelmeden bu tip çocuklar ölmüştür. Aslında vahşi hayattan medeni hayata getirilen bu çocukların kurtarılmaktan çok yakalanmış olduklarından söz edilebilir. Ancak günümüz psikoloji, sosyoloji ve zooloji bilgi birikimi, o yıllara göre çok daha fazladır ve yeni yaklaşımlarla bu tip vakalarla karşılaşıldığı takdirde başarılı sonuçlar elde edilebileceği düşünülmektedir.

Cevap Yaz